Ana Sayfa İç Gündem Ülke Gündemi Dünya Gündemi Kütüphane Etkinlik Kültür -Sanat- Bilim Haber - Analiz Caferider
İmam Ali ve Siyaset
Musa Ayaztekin

Büyük insanların kapasiteleri açısından bakıldığında hayatlarının çok geniş ve çeşitliliklerle dolu olduğunu görmekteyiz. Bu tür insanlar sahip olmuş oldukları ilmi mertebe bakımından insan ve dünyanın gizli ve karanlıkta kalmış bölümleri için oldukça ileri bir görüşe sahiptirler. Bazen onların fikirlerinin yüceliği, tavır ve davranışları ilk karşılaşıldığında ya da basit insanlar açısından bakıldığında bir takım soru işaretleri yada meçhullük meydana getirmektedir.

Bu tür dehaların tavır ve davranışlarında tefekkür etmek ve araştırma yapmak bir tespihteki taşların bir biri ardı sıra düzenli bir şekilde bir ipe dizildiği gibi insanı öyle bir noktaya ulaştırmaktadır ki başlangıçtaki şüphe ve tereddütler ortadan kalkmakta ve bir biriyle uyum içinde olan bir mecmua meydana getirmektedir.

Buna göre şöyle söylenebilir: Yüce, tavır ve davranışları güzel insanları tanımak ancak onların fikirsel dünyalarını keşfetmekle mümkündür. Bunun yanında da onların fikir, tavır ve davranışlarının tefsir ve yorumuna da önem verilmelidir. Elbette şu nokta oldukça açıktır ki bu zaruret insanların derk ve şuurlarının kısıtlı ve eşit oranda olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bu türden sorular büyük insanların emsali olan kimseler için geçerli değildir. Deha ve geniş bir fikirsel yapıya sahip tabakadan aşağı indikçe, bu tarz fikir, tavır ve davranışları anlamak aynı oranda zorlaşmaktadır. Üst tabakadan uzaklaştıkça uzaklaşılan fasıla miktarında da bu zorluklar çoğalmaktadır.

Bundan dolayı Kur’an’ı anlamak zaman isteyen bir konudur. Bu nedenle Hz. Nuh, Hz. İbrahim vb. gibi peygamberlerin şuur ve davranışlarını incelerken bu nokta dikkate alınmalıdır.

Şunu da söylemek gerekir ki bu kaide ve kural mekân ve zaman sınırlarının ötesinde olan gayri maddi fikir ve düşüncelerini incelerken de geçerlidir. Aynı zamanda toplumsal fikir, tavır ve davranışlarında da kullanılmalıdır. Yani büyük insanların fikirsel yapısını elde etmek onların doğru bir şekilde şahsiyet ve yaşantılarının da keşfedilmesinin anahtarıdır.

Binaenaleyh İmam Ali’yi tanımak, onun fikirsel dünyasına, tavır ve davranışlarına, gidişatına aşina olmayı gerektirir. Bütün bunlar olmadan düzenli ve ölçülü bir tanıyış imkân dışıdır.

Bu mecmua İmam Ali’nin siyasi gidişatını anlamaya çalışmak yönünde bir çabadan ibarettir… Elbette bu, büyük bir işin sadece bir bölümüdür.

Bu kaide ve kuraların ne kadar ehemmiyet ve önem sahibi olduğunu göstermek adına İmam Ali’nin bireysel ve siyasi yaşantısındaki soru işaretleri ve karanlıkta kalmış bölümlerinden bir kısmına değinmek yerinde olacaktır:

İmam Ali’nin Sükûtu

Hz. Peygamberin vefatından sonra Hz. Ali uzun bir süre sükût etti. İslam toplumunun siyasi ve içtimai cereyanlarından uzak durdu. Bu sükût ve uzak duruş bazıları için soru işaretleri meydana getirmektedir. Bu anlamda şöyle sorulmaktadır: Neden İmam Ali kenara çekildi? Toplumsal yozlaşmayı gördüğü halde neden onunla savaşmadı?

Siyasi Tedbir

İbn-i Ebil Hadid bu konuda şöyle diyor:

Bil ki Hz. Ali’nin faziletini tanımayan bir grup, Ömer’in Hz. Ali’den daha siyasetçi olduğunu sanıyor. İbn-i Sina eş Şifa adlı eserinin Hikmet bölümünde bunu açıkça söylüyor. Üstadımız Ebul Hüseyin de bu görüşe meyilli idi ve bunu el Gurer isimli kitabında söylemiştir. Daha sonraları Hz. Ali’nin düşmanlarından bir grup Muaviye’nin Hz. Ali’den daha siyasetçi olduğunu sanıyordu.

Biz bundan önce de kitabımızda (Şerh-i Nehc’ul Belaga) İmam Ali’nin güzel siyaset ve tedbirinden bahsetmiştik.[1]

Şehid Muhammed Bakır es Sadr bu konuya aşağıdaki sorularla değinmiştir:

Neden İmam Ali pazarlıklara girişmedi? Neden göz yummadı? Neden geçici olarak Osman zamanından kalma bazı yönetimleri kabul etmedi? Neden bozulmuş yönetimleri teyit etmedi? Böylece kendisine teslim olduktan sonra güç ve kudretle onları devirebilirdi?[2]

Yine şöyle söylenmiştir:

Bazıları İmam Ali’nin bir takım siyasi tavır ve hareketlerinin Onun siyasi açıdan yetersiz ve kifayetsiz olduğunu zannetmektedir. Yine Onun sadece savaş adamı (asker) olduğunu, ama siyasetçi olmadığını sanmaktadır.

Bu insanların bu şekilde bir kanıya kapılmalarının sebebi Hz. Ali’nin hilafete ulaşmadan önce ki bir takım tavırlarıdır. 2. Halife’nin kendisinden sonra halife tayini için oluşturduğu altı kişilik şuraya karşı olan tavrı buna örnek gösterilebilir. Muaviye’nin hilafetin başlangıcında azledilmesi de hilafete ulaştıktan sonraki tavırlarına örnek teşkil etmektedir.[3]

Hain ve Liyakatsiz Kimselerin Görevlendirilmesi

İmam Ali’nin görevlendirdiği kimseler arasında Ziyad b. Ubey, Munzir b. Carud, Numan b. Eclan gibi ihanet etmiş kimseler görmekteyiz. Yine Ubeydullah b. Abbas ve Ebu Eyyub vb. gibi kimseler ise gerekli tecrübeye sahip değillerdi.

Layık Kimselerin Azledilmesi

İmam Ali en eski ve samimi dostlarından Ebul Esved Dueli’yi kendisinde bile soru işareti uyandıracak bir şekilde kadılık (hâkim) makamından azletti.

Hz. Ali Ebul Esved Dueli’yi kadılık makamına atadı. Daha sonra da onu azletti. Bu durum karşısında Ebul Esved Dueli şöyle arzetti: Neden beni azelttin? Hâlbuki ne cinayet işledim ne de ihanet ettim.[4]

Yine Kays b. Saad’ın azledilerek yerine Muhammed b. Ebubekir’in getirilmesi de üstü kapalı olaylardan birisidir. Zira Saad oldukça keskin siyasi bir zekâya sahipti ve Hz. Ali’nin dostlarındandı. Muhammed b. Ebubekir ise daha yeni yeni siyaset sahnesine adım atan bir gençti.[5]

Şimdi bu tür soru ve İmam Ali’nin siyasi gidişatındaki sır perdelerinden bir kısmına, mevcut şartların incelenmesi ve onu anlayabilmenin kurallarına yöneliyoruz. Bu doğrultuda dört konuya değineceğiz.

Mevcut Camianın Kapasitesine Dikkat

Hiçbir zaman insanlar, bir camianın gerçeklerinin dışında tahlil edilemez. Zira bu durumda birçok yanlışlıklara maruz kalınır. Bununla birlikte sadece camianın hadise ve gerçekleriyle de tahlil yapılarak karar mercii ve hareket merkezi olarak tanımlanmamalıdır. Ama onu görmezden gelmek de olmaz. Bir grup insanı kendi zarf ve tarihleri çerçevesinde tahlil etmek gerekir. Bu kapasite ve zarfların tarihi ne kadar eskiye ve tarihe dayalı olursa keşif ve tanımak da bir o kadar zorlaşmaktadır. Zira tarihi belge ve kanıtlara güven ve itimadı gerektirir. Onlara dayanarak konuşulmaktadır. Ama bu tarihi belge ve kanıtların doğruluğu ve yeterli oluşu her zaman için soru işaretleri ve esrar perdesiyle karşı karşıyadır. Ama her şeye rağmen mevcut olan şeyi görmekten gelmek de doğru değildir.

Şimdi, eğer Hz. Ali gibi büyük şahsiyetlerin siyasi tavır ve davranışlarını tahlil etmek ve sorulara cevap vermek istiyorsak bahsi geçen bu kaideyi göz önünde bulundurmamız gerekir. Örnek olması açısından, Hz. Ali Ziyad b. Ubey’i görevlendirirken tanınmış daha layık kimseler var mıydı ki Hz. Ali onları görevlendirmedi?

Yoksa her zaman liyakatli ve Salih yöneticiler daima azınlıkta mıdır? Bu nedenle mevcut kimseler arasından zararı en az olanı seçmek mi gerekir? Bu kaideye binaen bazı yazarlar Ziyad b. Ubey vb. gibi kişilerin atanması konusunda şöyle bir cevap vermişlerdir:

Şuna dikkat edilmesi gerekir ki İmam Ali diğer hâkimler gibi inkâr edilemeyecek bir takım gerçeklerle yüz yüzeydi. Camia ve toplumun idaresi zarureti göz önünde bulundurulduğunda ve imamın has ve samimi yarenlerinin azlığı da dikkate alındığında Ziyad vb. gibi kimselerin atanması mecburiyetten kaynaklanıyordu. Ama bununla birlikte daima onları denetim altında tutar ve dikkatli davranırdı.[6]

Yine şunu da belirtmek gerekir ki Ziyad b. Ubey’in atanmasını Abullah b. Abbas önermiş ve Cariye b. Kudame onu teyit etmişti. Elbette şunu da belirtmek gerekir ki Ziyad b. Ubey atandığı işin ehliydi ama ne yazık ki dini açıdan bağlılığı yoktu.

Kültürel ıslahatların bir kısmının gecikmesi de bu konu ile ilişkilidir. İmam Ali’nin bu konudaki sözleri şöyledir:

“Eğer bu buhranlar arasında sabit kalacak olursam değiştireceğim bir takım şeyler olacak.”[7]

İbn-i Ebil Hadid bu sözü şerhederken şöyle söylüyor:

İsyankârlar ve haricilerle olan savaşlar onu kendisinden öncekilerin emirlerini değiştirmekten alıkoyuyordu. Bu nedenle “medahis” kelimesini kullanmıştır. Bu nedenle buhranlar arasında sabit kalmayı arzulamaktadır. Bu cihetle kendi hâkimlerine şöyle yazdı: Müslümanlar hazır oluncaya kadar önceki gibi hükmedin.”[8]

Yine bir başka yerde şöyle buyurmuştur:

Eğer Müslümanları bu emir ve yasakları terk etmeye mecbur kılar ve onları Hz. Peygamberin dönemindeki vaziyete geri çevirirsem askerler beni yalnız bırakır. Ben yalnız kalırım ya da çok az bir kimseyle baş başa kalırım.[9]

Ayaklanma ve İnkılâptan Sonraki Hükümetler; Halkın Hazırlık ve İstekleri

Eğer bir hükümet belli bir ayaklanma ve inkılâptan sonra kurulmuşsa halkın bu hükümetten olan beklenti ve istekleri normal sürecinde devam eden hükümete oranla çok daha fazladır. Zira ayaklanma belli bir rahatsızlığın sonucu ortaya çıkmaktadır. Halkın tahammül gücü kalmayınca ayaklanma başlar. Öte taraftan inkılâp süresince halkın zorluklara tahammül gücü de artmaktadır. Normal yaşantıda kabullenilmesi güç olan bir çok değişikliği bu ayaklanma sürecinde kabullenirler.

Bu nedenle hakim olan kimse bu süreçten yararlanarak en fazla faydayı sağlamalı diğer taraftan da halkın duygusal ve hukuksal isteklerine de cevap vermelidir. Bir çok vakit hükümetin bir takım haklarından vazgeçmeli yada bir takım sıkı yönetimi normal karşılamalıdır.

Şehit Sadr neden İmam Ali hükümeti otoriteyi sağlayıncaya kadar Muaviye’yi onaylayıp daha sonra onu azletmedi? Sorusuna şöyle cevap vermektedir:

Dikkat edilmeli ki İmam Ali normal bir süreçten sonra değil bir inkılâptan sonra hükümete geldi. Bu sözün manası şudur ki toplumun duygusal ve dini hassasiyetleri toplanmış ve galeyana gelmişti. Bir anda infilak etti. Hâkim olan kimse bundan faydalanmalı ve ümmeti tabii seyrine geri götürmeliydi. Zira İslam dünyası insanlarının ruhsal hazırlığı normal yaşantısını sürdürdüğü anlardaki gibi değildir.

Eğer İmam Ali batılı geçici olarak baki bıraksaydı kendisinden önceki hâkimlerin yaptığı icraatları onaylamış olacaktı. Eğer Muaviye ve diğer gruplar karşısında sükût etseydi galeyana gelen tufan dinecek ve ruhsal hazırlık ortadan kalkacaktı.[10]

İslam Camiasının Birlik ve Beraberliği

İmam Ali hem kendi sükût döneminde hem de hilafeti döneminde İslam camiasının vahdetini ve bu camianın yıkılmasına karşı koymayı ana hedeflerinden birisi olarak sayıyor ve defalarca bunu vurguluyordu. Sükût dönemi hakkında birçok söz kendisinden nakledilmiştir. Örnek olması bakımından;

“Sabretmenin daha akıllıca olduğunu gördüm ve sabrettim. Gözümde bir kıymık boğazımda bir kemik parçası kalmışçasına sabrettim.”[11]

İbn-i Ebil Hadid Abdullah b. Cunade kanalıyla Hz. Ali’den şöyle naklediyor:

“Allah'a yemin olsun ki eğer Müslümanlar arasında tefrikanın çıkmasından ve küfrün geri dönerek dini yok etmesinden çekinmeseydim bizim onlara olan tavrımız daha başka olurdu.”[12]

Yine Kelbi şöyle naklediyor: İmam Basra’ya hareket etmeden önce bir hutbesinde Hz. Peygamberin vefatından sonraki acı sükût dönemine değinerek şöyle buyurdu:

“Sabrın Müslümanlar arasında tefrika çıkmasından ve kanlarının akıtılmasından daha uygun olduğunu gördüm. İnsanlar daha yeni Müslüman olmuşlardı ve din çalkalanan bir kırba misaliydi. En küçük zaaf onu bozacaktı. En küçük adam bile onu yok edebilecek durumdaydı.”[13]

Yine şöyle buyurmuştur:

“Siz de biliyorsunuz ki ben hilafete herkesten daha layığım. Allah'a yemin olsun ki Müslümanların işi yoluna girdiği sürece bana zulüm bile olsa muhalefet etmeyeceğim.”[14]

Hilafete geçtikten sonra bile Müslümanların vahdeti onun için ana hedef konumundaydı. O, Şüreyh’i Müslümanların vahdeti şekillensin diye kadılık makamında devam etmesine müsaade etti. Bu doğrultuda ona şöyle buyurdu:

“Halkın işlerinin düzene girmesi (daha önce) hükmettiğin gibi hükmet.”[15]

Yine birçok kültürel değişime itiraz etmemesinin sebebini tefrika ve isyanın çıkmaması olarak beyan etmektedir:

“Askerlerden bir kısmının ayaklanmasından çekindim. Zira ümmet arasında bu tür tefrikalara şahit olmuştum.”[16]

Hakemiyet meselesinde Ebu Musa’ya verdiği cevapta şöyle buyurdu:

“Bil ki Muhammed ümmetinin vahdet ve birliğine benden daha çok istekli olan bir kimse daha yoktur.”[17]

Din Ruhu Ve Peygamber Sünnetinin İhyası

Şer’i hüküm, emir ve yasakların arkasında bir takım hedef ve maksatların saklı olduğunda şüphe yoktur. Bu hedef ve maksatlar din ve şeriatın can damarını oluşturmaktadır. Tüm hüküm, emir ve yasaklar bunların zarar görmesini engellemek içindir.

 Diğer taraftan hüküm ve kanunlar hissedilebilir olduğundan dolayı camia ve toplum tarafından daha çabuk onlara alışmaktadır. Çoğu vakit bu kanunların uygulanması ile uğraşıldığında asıl hedef ve maksadın unutulması oldukça muhtemeldir. Bu nedenledir ki bu hedef ve maksatların hatırlatılması ve beyan edilmesi dini lider ve semavi kitapların görevlerinden birisidir.

Hatta şöyle söylenebilir: Allah'a kulluk, adalet, sadakat ve insan haklarına saygı semavi dinlerin insanların insanlarla ve insanların Allah ile olan ilişkisinde sahip oldukları dört imtiyazlı hedefler arasındadır.

İslam camiası Hz. Peygamberin vefatından sonra bu dört konuda oldukça zararlar görmüştür. Allah'a kulluğun yerini şirk ve Allah'tan başkasına itaat aldı. Zulüm ve zalimlik, yersiz yere adam kayırmalar adalet terazisine oturdu. Hile, düzenbazlık ve iki yüzlülük sadakatin yerini aldı. İnsan haklarına saygı ve ihtiram yerini tahkir ve insanları gafil kılmaya terk etti.

İmam Ali kısa hükümeti döneminde dini ruhu, Allah'ın Hz. Peygambere yolladığı şekliyle camiaya yeniden geri getirmek ve hakim kılmak için çalıştı. Şimdi kısaca bu çabalardan örnekler sunuyoruz.

A- Adalet Arayışı

Hz. Ali’nin adalet hususundaki söz ve davranışları herkes açısından oldukça meşhurdur. Beyt’ul malı eşit olarak paylaştırdığında eleştirilince şöyle buyurdu:

“Bana zafere zulüm ve sitemle ulaşmamı mı emrediyorsunuz? Allah'a yemin olsun ki dünya durdukça, yıldızlar bir biri ardı sıra akmadıkça bunu asla yapmayacağım!”[18]

Yine şöyle buyurmuştur:

“Allah'a andolsun ki benim açımdan akşamdan sabaha kadar dikenler üzerinde uyanık kalmak, beni esir edip zincirlere vurarak bir taraftan bir tarafa sürüklemeleri kıyamet günü Allah ve Resulünün huzurunda bir kula zulmetmiş ya da dünya malından az bir miktar gasbetmiş olmaktan daha evladır.”[19]

Yine Muhammed b. Ebu Bekir’i Mısır’a vali tayin ettiği zaman ona bir çok tavsiyelerde bulunmuştur. Örnek olması açısından:

“Onlar arasında bakışlarında bile adaletle davran.”[20]

Muaviye’ye katılıp Sıffin savaşında onun yanında olan Ubeydullah b. Hürr Cu’fi ailevi bir sorunun halli için Kufe’ye geldiği zaman Hz. Ali’ye müracaat ediyor ve Hz. Ali ona şöyle buyuruyor: “Düşmanlarımıza yardım ettiğin halde buraya mı geldin?”

Ubeydullah şöyle sordu: Acaba bu durum seni adaletten alıkoyacak mı?[21]

Bütün bu olup bitenler, Hz. Peygamberin vefatından sonra geçen yirmi beş yıl boyunca her türlü acı adaletsizlik, zulüm ve sitemin reva görüldüğü bir toplumda gerçekleşiyordu.

Bazen Araplar, Arap olmayanlara, bazen sahabe olanlar, sahabe olmayanlara, bazen Emeviler, Emevi olmayanlara ve… tercih edilmekteydi.

İmam Ali dinin bu esasını ihya edilmesi gereken vazgeçilemez bir değer olarak görüyordu. Talha ve Zübeyir eşitliğe itiraz edince şöyle buyurdu:

“…Taksimat ve eşitlik konusuna gelince; bunu ilk olarak uygulayan ben değilim. Ben ve sizler hepimiz Hz. Peygamberin bunu emrettiğini Kur’an’ın bunu buyurduğunu biliyoruz.”[22]

B- Sadakat

İmam Ali’nin ihya etmek için himmet gösterdiği ikinci konu ise doğruluk ve sadakatti. İlk önce kendisi yemin ederek yalan söylemediğini beyan ederek şöyle buyuruyor:

“Allah'a yemin ederim ki bir kelime bile saklamadım ve yalan da söylemedim.”[23]

Siyaset ve yönetim konusunda da hile ve düzenbazlıktan şiddetle uzak durarak şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Eğer düzenbazlık ve hile kötü bir şey olmasaydı, ben insanların en siyasetçisi olurdum.”[24]

Kendisinin ve Muaviyenin farklılığını ise onun düzenbaz oluşu ve kendisinin düzenbaz olmayışı olarak görüyor.[25]

Malik-i Eşter’e şöyle buyuruyor:

“Eğer düşmanınla bir antlaşma imzaladıysan antlaşmaya vefa et. Ona emanet gözüyle bak… zira insanlar antlaşmalara verdikleri önem kadar hiçbir farza önem vermezler.”[26]

Eğer Hz. Ali’nin savaşlarda oyun oynadığı haberi nakledilmişse bu ahde vefasızlık değildir. Bilakis tam tersine psikolojik savaş taktiklerinden birini uygulamıştır. Örneğin Sıffin savaşında Muaviye’yi öldüreceğini yüksek sesle söylerdi. Cümlesinin sonunda ise inşallah[27]kelimesini yavaştan söylerdi. Bu davranış hiçbir düzenbazlık barındırmamaktadır.

Diğer taraftan “savaşta oyun” bile antlaşmaları bozmak anlamında değildir. Hatta çok ince program hazırlamak, dikkatli olmak ve temkinli davranmak psikolojik savaş taktiklerindendir.

Zira sadakat ve doğruluk İslam öğretisinde hiçbir istisnası olmayan temel esaslardan birisidir. İmam Ali bu ana unsuru ihya etmek için çalışıyordu. İşte bu yüzden daha başlangıçta Muaviye’nin azledilmesinden sarfı nazar etmedi.

C- İnsan Haklarına Saygı

İmam Ali’nin siyaset mektebinde insanlar ya dini kardeştirler ya da insanlık açısından ortaktırlar.[28]Bu nedenle keramet ve şahsiyet sahibidirler. Saygı duyulması gereken bir takım hak ve hukukları vardır.

İnsanlar tahkir edilmemeli, cehalet ve bilgisizliğe mahkûm edilmemeli. Onlara karşı üstünlük taslanmamalı ve onları yönetirken köle-efendi ilişkisi uygulanmamalıdır. Zira bunların tümü insanın şahsiyeti ile çelişmektedir. Bu nedenle İmam Ali, yöneticileri atlı iken onun etrafında yaya yürümelerini yasaklıyordu.[29]Bu yüzden Ebul Esved’i kadılık makamından aldı. Zira bir dava esnasında sesini davalılardan birisinin üzerine yükseltmişti.[30]

İmam Ali hükümeti bir hakkı ihya etmek ya da bir batılı ortadan kaldırmak için istemektedir.[31]Bu cihetle savaşa ilk başlayan taraf olmak istememektedir.[32]Yine savaşın ikindi vakti başlamasını böylece karanlığın erken çökmesini ve savaşın uzamamasını emretmektedir.[33]İnsanların hor ve hakir bir halde olduğunu görmek istememektedir. Bu nedenle çoğu vakit taleplerini yazılı olarak bildirmelerini böylece söylerken utanmamalarını beyan etmektedir.[34]

Bu nedenledir ki ihtiyar bir Yahudi’nin İslam diyarında dilencilik yapmasına ve beyt’ul malın ona el atmamasına hayret etmektedir.[35]

Cezai hükümler uygulanırken insanın şahsiyetinin korunması amacı ile şöyle derdi: Suçluları yüzü kapalı olarak huzura getirin. Bazen de bu suçu işleyenin kendisi dönsün ve başkaları tanınmasın diye ilanda bulunurdu.[36]Aynı esasa dayanarak suç işlenmeden önce ceza vermiyordu. Kendi katili olan İbn-i Mülcem’i bile hapsetmedi.[37]Yine aynı esas üzere sadece ziyaret amaçlı gidip isyan ve ayaklanma amaçlarının olmadığına dair yemin edince Talha ve Zübeyir’e Mekke'ye gitme izni verdi.[38]

Yine aynı esas üzere şöyle buyurmuştur.

“İstemediği bir işi başkasına kerhen kabul ettirmeyi reva görmüyorum.”[39]

Yine şöyle buyurmuştur:

“Benimle zalim kimselerle konuştuğunuz gibi konuşmayın”[40]

“Diğer zalimler karşısında gösterdiğiniz maslahat gereği kabullenmelerinizi benim karşımda göstermeyin.”[41]

[1]- Şerh-i Nehc’ul Belaga c. 10 s. 212

[2]- Ehl-i Beyt Tenevvu’u Edvar ve vahdeti hedef s. 19 (Beyrut baskısı Dar’ut Taaruf 1990)

[3]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebutalib c. 4 s. 51

[4]- Aynı kaynak s. 137-138

[5]- Aynı kaynak s. 256

[6]- aynı kaynak s. 138 c. 12 s. 267

[7]- nehc’ul belaga hikmetli sözler 272

[8]-  Şerh-i Nehc’ul belaga c. 19 s. 161

[9]- Mevsuet’ul İmam Ali b. Ebi Talib c. 4 s. 123

[10]- Ehl-i Beyt Tenevvu’u Edvar ve Vahdeti Hedef s. 10-11

[11]- Nehc’ul Belaga Hutbe: 3

[12]- Şerh-i Nehc’ul Belaga c. 1 s. 307

[13]- Aynı kaynak s. 308

[14]- Nehc’ul Belaga Hutbe: 72

[15]- el Garat c. 1 s. 123

[16]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebutalib c. 4 s. 124

[17]- Aynı kaynak s. 245

[18]- Nehc’ul Belaga Hutbe 126

[19]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebutalib c. 4 s. 227

[20]- aynı kaynak s. 226

[21]- aynı kaynak s. 229-230

[22]- aynı kaynak s. 112

[23]- aynı kaynak s. 115

[24]- aynı kaynak s. 127

[25]- aynı kaynak

[26]- Nehc’ul Belaga, mektup: 53

[27]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebutalib c. 4 s. 303

[28]- Nehc’ul Belaga mektup: 53

[29]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebutalib c. 4 s. 163

[30]- aynı kaynak s. 265

[31]- aynı kaynak s. 129 h. 1358

[32]- aynı kaynak s. 306 h. 1789

[33]  Aynı kaynak s. 310 h. 177988

[34]- aynı kaynak s. 244 h. 1635

[35]- aynı kaynak s. 204 h. 1527

[36]- Vesail’uş Şia c. 28 s. 53 ve s. 55 h. 4

[37]- Mevsu’at’ul İmam Ali b. Ebu Talib c. 7 s. 207 h. 2906

[38]- el-Cemel s. 166-167

[39]- Ensab’ul Eşraf c. 2 s. 162,

[40]- Nehc’ul Belaga h. 216

[41]- Seyr-i Der Nech’ul Belaga s. 126 

  

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
31-05-2012 14:37 - 1753 Okunma
Musa Ayaztekin yazarın diğer yazıları [ Tümü ]
Muta Nikahı Nedir, Ne Değildir? 17-12-2013 tarihinde eklendi
Muta Nikahı Hakkında Kapsamlı Bir Araştırma 10-12-2013 tarihinde eklendi
Gadir hadisinin ifade ettikleri 12-10-2013 tarihinde eklendi
Vahşet ve saldırılara medya duyarsızlığı 06-05-2013 tarihinde eklendi
Bir çift sözüm var dostlar! 23-04-2013 tarihinde eklendi
Neleri Kaybetmişiz Meğer! 12-12-2012 tarihinde eklendi
İlginç Bir Münazara ve Alınması Gereken Dersler 26-11-2012 tarihinde eklendi
Nereden Nereye? -3 10-11-2012 tarihinde eklendi
Nereden nereye? Gel de Secdeye Kapanma-2 23-10-2012 tarihinde eklendi
Nereden Nereye?-1 26-09-2012 tarihinde eklendi
Caferider Web TV
Video Galeri
Foto Galeri
Yazarlar Tümü
Mehdi AKSU
EMEK VE HİZMETE KADİR ŞİNAS OLMAK!
İbrahim ŞEREN
RAMAZAN ÖZLE BULUŞMA AYIDIR
Av. Sinan Kılıç
İnnaLillahi ve İnnaİleyhiraciun
Şirali Bayat
GADİR-İ HUM OLAYININ TANITIMI VE ARAŞTIRMASI KİTABI
Kasım Alcan
Hiç olmazsa dünyanızda özgür kişiler olun
Celal Özer
Aşık ve Dünya Sevgisi
Abdullah Turan
İmam Mehdi'nin Dünyaya Geldiğini İtiraf Eden Ehl-i Sünnet Âlimleri
Seyyid Ahmedi Safi
Tüm Müslümanları ilgilendiren önemli sorun
Musa Ayaztekin
Muta Nikahı Nedir, Ne Değildir?
Çayan Uludağ
Mekteb-i Kerbela
Namık Kemal Zeybek
Osmanlı'da Alevi Katliamı
Hüseyin Çaça
Kerbela Hadisesi-1-
22-11-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
CaferiDer ® 2012  
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir Tasarım & Yazılım : Network Yazılım